02/11/2026 | Yazar: Öndercan Muti

Eksiğiyle gediğiyle, LGBTİ+’ların ve çiftlerin çocuk sahibi olabildiği, kutsal ailenin bekasını değil bireysel tercihleri önceleyen İsveç, Finlandiya, Hollanda, Uruguay ve kısmen Fransa gibi ülkelerde doğum oranlarındaki düşüş Türkiye, Güney Kore ve Macaristan’dan ya daha yavaş ya da aynı. Aradaki fark: Bireylerin sahip olmak istedikleri aile biçimi ve genişliğiyle gerçeklik arasındaki uyum.

Yeni eski aile vizyonu ve demografik cadı avı Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Bir itirafla başlayayım: Fala inanmam, falsız da kalmam. Kahveler içildiğinde niyet etmesem de fincanımı ilk ben çeviririm. Falcıya gitmem ama ‘bir arkadaş’ için sakladığım astrologların sayfalarına arada göz atarım. Rakip cumhurbaşkanı adayı tutuklandığında, Hürmüz Boğazı bir açılıp bir kapandığında uzman yorumlarının altında yıldız haritası yorumları da beliriverir önerilen videolar arasında. Dedim ya inanmam ama kulak kabartırım; ne olur ne olmaz.

Benimki biraz mesleki deformasyon. Ekmeğini nüfus tahminlerini, şu zaman aralığında bu kadar bebek doğar o kadar insan da hakkı rahmetine ulaşır şuncası da buradan şuraya göç ederse diye yapılan hesaplamaları anlamak ve aktarmaktan, yani başkalarının gelecek tahminlerinden kazanan birinin zararsız eğlencesi… Fakat nüfusun bilimi de nüfusa dair tartışmalar da gayet zararlı, toksik olabilir hatta insanların hayatına kast edebilir. Hele hele çözümü zahmetli sorunlar birikirken karar vericiler delile dayanan bilgiye kulak kabartmak yerine fal açmaya niyetlenmişse.

Çeyrek yüzyıl önce devir değişti, tabii Türkiye’nin nüfusu da değişti. Demografik dönüşümü ülke gündemine sokan TÜBİTAK’ın namlı ‘Türkiye’nin Fırsat Penceresi: Demografik Dönüşüm ve İzdüşümleri’ raporu yayınlandığında sene 1999’du. ‘Fırsat’ kelimesi 7’den 70’e herkesi büyülemişti, Türkiye’nin ‘işgücü arzı’ndaki artış, genç nüfusun vaat ettiği ekonomik büyüme hayalleri kim bilir kaç kuşağı cezbetti? Bu üretken olduğu kadar tüketmeye de hevesli nüfustan, yani sürümden kazanma fırsatı ve arzusunun ardında ise başka bir gerçek vardı: Ortalama ömür uzarken doğan çocuk sayısı düşüyordu; genç nüfus bir süre daha artsa da toplam nüfus artışı azalmaya devam edecek ve hatta duracaktı. Halen gelişmekte olan Türkiye’nin ‘gelişmiş’ ekonomileri yakalaması için kısa süreli bir avantajı vardı, nicel avantaj nitelikle birleşirse toplumsal refah kaçınılmazdı. 

Sonra ne mi oldu? Aynı yıl gerçekleşen Gölcük Depremi niceliği niteliğe çevirmesi beklenen devletin ve siyasal elitin pespayeliğini bütün kasvetiyle ortaya serdi. Ardından gelen 2001 ekonomik krizi ise gerçekleri her sınıftan insanın yüzüne öyle bir vurdu ki o elitlerden geriye kimse kalmadı, Ak Partili yıllar başladı. AB üyelik süreci, görece ekonomik toparlanma ve umutlu hava krizle rekor düzeyde azalmış doğum oranlarını kımıldattı ama demografik sürümden kazanma penceresi öngörülenden daha erken kapanacak gibiydi. 2000’li yılların başındaki ‘liberal’, fırsatçı, fakat hakkını da verelim, bireysel seçimleri ve hakları önceleyen dil de yerini yavaş yavaş milliyetçi ve alarmist söyleme bıraktı: Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ilk defa 2008 yılında ‘üç çocuk’ isteğiyle demografik gündemi belirlemiş oldu; Türkiye’nin gücü, Türk milletinin devamı tehlikedeydi.

2025 yılında ilan edilen ‘Aile Yılı’ ve görücüye çıkan ‘Aile ve Nüfus On Yılı’ programlarının, cinsiyetçi ve ayrımcı laf kalabalığından ibaret demografik tartışmaların ve politikaların önü de böyle açıldı. 

Türkiye dünyanın geri kalanı gibi sosyal ve iktisadi etkileri küçümsenmeyecek nüfus değişimlerine tanık oluyor. Affedersiniz Ermenisi de Kürdü veya Türkü de, ne mutlu ki, daha uzun yaşıyor. LGBTİ+ bireylerin aile kurmaları, çocuk sahibi olmaları zaten yasak. Heteroseksüel gençler de büyük oranda ekonomik sebeplerle ama bireysel tercihle de giderek daha az çocuk sahibi olmayı düşünüyor, düşünebiliyor. Yani Türkiye nüfus bilimcilerin üçüncü demografik dönüşüm dediği gerçekliğe hazırlıksız yakalanmış durumda: Hızla artan yaşlı nüfusun ihtiyaçlarını karşılayacak veya azalan genç nüfusun verimliliğini artıracak adımlara dermanı yok. Fırsat penceresi kapandı, önümüzdeki on yılların gündemini iş gücünün ve ekonominin küçülmesi, emeklilik sisteminin ve zaten güdük sosyal devletin yaşayacağı tehlikeler meşgul edecek.

‘Tarihten silinme tehlikesi’, ‘demografik beka’ gibi felaket tellallığı yapan haberler sıradanlaştı. Her gün dönemin ruhunu ve dilini benimsemiş yeni bir belediye başkanı, milletvekili ya da futbol maçında gol atınca Viyana’yı fethettiğini sanan bir tarihçi devletin ve milletin bekasından dem vurup kadınların kaç çocuk yapması gerektiğine karar veriyor. Tabii buna ‘cinsiyetsizleştirme’, ‘yabancı’ ve ‘zararlı’ akımlar gibi aslında hiç de yaratıcı olmayan, hatta kökü dışarıda homofobik, transfobik ve ayrımcı bir kelime hazinesi de eklenmiş durumda. Kökü dışarıda çünkü bu ayrımcı kavramlar bizden önce Rusya’dan başlayarak Doğu Avrupa’da, Güney Kafkasya’da ve hatta Kuzey Amerika’nın kırsalında dolaşıma girmişti. Bu bölgelerin ortak özelliği mi? Nüfusun azalması, hızlı yaşlanma, düşen doğum oranları ve genç dış göç…

Halbuki aile yılı ve demografik tehdit safsatası başlamadan önce Türkiye çoğu Avrupa ve OECD ülkesinin taşıdığı kaygılardan uzaktı. Saygın kuruluşların ve araştırmacıların yaptığı hiçbir öngörüde Türkiye’nin nüfusu yakın zamanda azalma göstermiyordu. Aksine 10 yıl içinde toplam nüfusun 90 milyona ulaşacağı, çalışan ya da çalışmaya hazır nüfusun bir süre daha artacağı öngörülüyordu; hem de çoğu ülkede nüfus şimdiki ve gelecek kuşakların refahını tehlikeye atabilecek bir hızla azalırken. Tabii demograflar falcı değil, gençlerin tercihlerini şekillendirecek bir ekonomik krizi tahmin edemezler, eldeki verilere bakarak “öngörüde” bulunabilirler. Son birkaç sene içerisinde gençlerin ekonomik durumu ve geleceğe dair beklentileri öyle düştü ki Türkiye’de doğum oranları çoğu Batı ve Kuzey Avrupa ülkesinin altında.

Peki dönemsel, geçici bir değişim mi yoksa kalıcı bir dönüşüm mü bu? 

Buna kesin bir cevap vermek mümkün değil ama neredeyse otuz yıldır sadece araştırmacıların değil kamuoyunun da ilgisini çekmiş ve kalıcı olduğu anlaşılan bir dönüşüm var: Çocuk sahibi olmayı tercih etmeyenlerin sayısı artarken, Türkiye’de ve dünya genelinde, heteroseksüel ya da lubunya, gençler için ideal çocuk sayısı çoğunlukla ikiden fazla değil. Birleşmiş Milletler’in son kapsamlı araştırmasına göre Doğu Avrupa ve Orta Asya’da da ideal çocuk sayısı ikiye gelmiş durumda. Zaten dünyada ve Türkiye’de çoğu araştırmacı ve kurum kadınların doğurganlığını tartışmaktan, gençleri geleceğin işçi stoku olarak görmektense daha somut sorulara ve sorunlara yönelmiş durumda: İnsanlar çocuk sahibi olmayı planlıyor mu? Kaç çocuk sahibi olmayı dilerken bunu neden gerçekleştiremiyorlar? Son araştırmalara göre Türkiye’ye benzer ekonomik göstergelere sahip Doğu Avrupa ve Güney Amerika ülkelerin yanında Kuzey ve Batı Avrupa’da da gençlerin sahip olmayı arzuladıkları ve sahip oldukları çocuk sayısı arasında irili ufaklı farklar var. Tahmin edebileceğiniz gibi bu farkı yaratan evvela ekonomik koşullar, sonra sosyal nedenler (yalnızlık, doğru partneri bulamama, sosyal medya vs.).  

Peki bu demografik gerçekliğin nüfusun bir kısmının hemcinslerini sevmesiyle ya da insan icadı kadın-erkek ayrımının nüfusun bir bölümüne dar gelmesiyle ne alakası var? 

Malumunuz, uzun soluklu ve örgütlü mücadeleyle LGBTİ+’ların hak mücadelesi son otuz yıldır görünür oldu; kadın-erkek ayrımına, bu dışlayıcı ikili yapıya dair toplumsal tahayyüllerin ve kuralların sorgulanması da ‘mainstream’ olur gibi oldu. Eşzamanlı, geliyorum diyen demografik dönüşüme hazırlıksız yakalanan bazı elitlerin ve çevrelerin nüfus kaygı ve tartışmalarına cevabı ‘geleneksel’ aile değerlerine dönüş olageldi. Heteroseksüel kadın ve erkek dışındakilere yer olmayan bu ailenin doğurganlığı etrafında bir dizi politika devreye sokuldu; Güney Kore, Japonya, Macaristan, Amerika Birleşik Devletleri, hatta kısmen Almanya milyarlarca dolar harcadı.

Sonuç mu? 

ABD ve Almanya’da ekonomik refahın devamı göçmen sayısına bağlı, Güney Kore’de sadece çocuk sayısı değil evlenme oranı dibe vurdu. Ve can Macaristan: Geleneksel aile değerlerinin koruyucusu ve doğurganlığı teşvik eden politikaları savunan enternasyonalin merkezi Macaristan’da doğurganlık artmadığı gibi gençler cinsiyet ve cinsel kimlik ayrımcılığının daha az yaşandığı ülkelere göç ediyor. 

Tamam, akıtılan onca paraya rağmen çocuk sahibi ol dendiği için doğurganlık artmıyor. Ama bize ne kimin kaç çocuk istediğinden? 

Elbette kimsenin derdi değil kimin çocuk sahibi olmayı ya da kaç çocuk sahibi olmayı tercih ettiği. Çoğu araştırmacının ve nüfus politikası uzmanının asıl derdi çocuk sahibi olmak isteyip olamayanlar: Heteroseksüel olmayan çiftlerin çocuk sahibi olma isteği karşısındaki yasal ve toplumsal engeller, bekar anneleri destekleyici politikalar, çocuk ve yaşlı bakımı ağı, LGBTİ+ bireylerin ileriki yaşlarda yaşadığı ayrımcılıklar ve eşitsizlikler, ebeveynlik izni, genç ebeveynlerın barınması… Yani çocuk sahibi olmanın herkes için bir hak olabilmesi ve devletlerin bu hakkı herkes için desteklemesi. Böyle bir ‘aile’ politikası sadece insan haklarını koruyup bireysel tercihlere saygı göstermiyor, başarılı da oluyor: Eksiğiyle gediğiyle, LGBTİ+ bireylerin ve çiftlerin çocuk sahibi olabildiği, kutsal ailenin bekasını değil bireysel tercihleri önceleyen İsveç, Finlandiya, Hollanda, Uruguay ve kısmen Fransa gibi ülkelerde doğum oranlarındaki düşüş Türkiye, Güney Kore ve Macaristan’dan ya daha yavaş ya da aynı. Aradaki fark: Bireylerin sahip olmak istedikleri aile biçimi ve genişliğiyle gerçeklik arasındaki uyum.  

Siz okurken darlanmayın diye çiçeği burnunda ‘Aile ve Nüfus On Yılı Vizyon Belgesi’ne bizzat göz attım. Kısılan Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı bütçesiyle epey iddialı bir projeye girişilmiş, aile yılından önemli dersler alınmış, Macaristan’ın yol verdiği fırsat penceresi es geçilmemiş: Mucidi Orban’ın yokluğunda Birleşmiş Milletler Ailenin Dostları Grubu’nda daha aktif bir rol, geleneksel aileyi korumaya yönelik ikili anlaşmalar... Zaten Türkiye’nin ‘Aile Yılı’ kapsamında test ettiği bu geleneksel aile diplomasisi atağı (İstanbul Aile Forumu, Mısır, Nijerya ve Emirliklerle imzalanan ikili anlaşmalar) eski Macaristan hükümetinin ayak izlerini takip ediyordu. Buna Türkiye’nin OECD ve AB belgelerine ‘demografik süreklilik’, ‘cinsiyetsizleştirme’ gibi yine Orban hükümetinin savunageldiği kavramları boca etme çabaları da dahil.  

Cihanda homofobi ve transfobi tamam, ya yurtta? Açıkçası vizyon belgesi bilindik, sadece evli çiftlere yönelik ve kalıcı sonuç vermediği beynelmilel kanıtlanmış klasik politikaları tekrarlıyor: Tek seferlik doğum ve evlenme yardımları, sadece evli ve biyolojik ‘anne’ye ücretli doğum izni, çocuk bakımının aile içinde desteklenmesi vs. Tek tek eylem maddelerinden (vergi muafiyeti, ev sahibi olmaya yönelik destek vb.) ya daralan bütçeyle nedeniyle dem bile vurulmamış ya da 2027’nin eylem planına bırakılmış. Ancak eldeki kısıtlı imkanlara rağmen bir şeyin sözü verilmiş: LGBTİ+’lara yönelik sansür, baskı ve her türden şiddetin artışı ve teşviki. 

Hadi bir güzel haber: kadın istihdamının artırılması belgenin amaçları arasında; tabii somut bir politikayı ve temel hakları anmadan. Hemen hatırlatalım: OECD ülkeleri arasında kadın işsizliğinde lider Türkiye, komşu Bulgaristan ve Ermenistan’ın da önünde. 

Özetle, bu bir resmi cadı avı. Barınma sorununu çözmekten, güvencesiz çalışma koşullarını iyileştirmekten ve güvenli ve adil bir gelecek vaat etmekten uzak bir siyasi elitin elindeki tek ve tehlikeli araç. Bir dönüşüm yaşandığını kabullenemeyen, kendi politik tercihleriyle öngörülenin altında seyreden doğum oranlarını yetersiz teşviklerle, marjinalleştirdiği ve korumasız bıraktığı bir gruba daha fazla baskı yaparak ayağa kaldırabileceğini sanan bir ‘vizyon’. Bu vizyonun kimseyi çocuk sahibi olmaya ikna edemediği ortada. Fakat hazırlıksız yakalanan hızlı yaşlanma ve azalan genç nüfus gerçekliği yeni krizlere yol açtığında bu demografi soslu LGBTİ+ ve feminizm karşıtı ‘cinsiyetsizleştirme’ söyleminin daha fazla insanı ikna etme tehlikesi epey korkutucu. LGBTİ+ hareketinin dirayetle yürüttüğü mücadelenin yarattığı toplumsal değişim malum, nüfus değişimlerinden LGBTİ+ düşmanlığı çıkarma çabası da bundan. Bu düşmanlığa ve ayrımcı söyleme demografiyi alet etmeme görevi ise evvela araştırmacıların ve araştırma kurumlarının görevi. Hangi araştırmacıların, kurumların ve siyasi grupların bu ayrımcı vizyondan kendilerine pay çıkarmaya çalışacaklarının takibi ise kamuya açık. 

Kaos GL dergisine abone olun

Bu yazı ilk olarak Kaos GL Dergisinin Yan Yana dosya konulu 210. sayısında yayınlanmıştır.

Abone olmak veya tek sayı satın almak için tıklayın.

*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.


Etiketler: insan hakları, kadın, medya, yaşam, aile, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
İstihdam