28/10/2026 | Yazar: Can Yazar
“Ailem Güvende” operasyonları yalnızca halkı gerçek sorunlardan uzaklaştırmayı hedefleyen bir manipülasyon operasyonu değildir. Aynı zamanda değişen devlet sisteminin kaba gücünü gösterme ve kültürel aşırılığını sergilemenin bir yoludur.
Fotoğraf: Evin Arslan / csgorselarsiv.org
İnsanların neden otoriter figürlere sığındığını ya da baskıcı bir sistem içinde yaşamayı arzuladığını anlamak için bazen devletin penceresinden değil, ailelerin kapısından içeri bakmak gerekir. Kapıların ardındaki sesler aslında bir kültürün sesidir. Toplumdaki ilişki biçimlerinin şekillendirdiği hiyerarşiler ve kültürel otoritenin meşruiyeti bu seslerin içinde gizlidir. Tam bu noktada sorulması gereken soru ortaya çıkar: Kültürel olanı siyasal olandan ayırmak ne kadar mümkündür? Bugün hepimizin öznesi olduğu kültür savaşlarının merkezindeki mücadeleyi ve Türkiye’nin sürüklendiği otokrasiyi anlamak için bu soru hiç kuşkusuz önemli bir başlangıç noktasıdır.
Öncelikle belirtmek gerekir ki bugün siyasi analizlerde sıkça duyduğumuz “kültür savaşları” terimi yeni değildir. Geçmişten beri politik çatışmanın belkemiğini oluşturmuştur. Siyasetçiler kurumsal güç elde edebilmek için toplumda karşılık bulan, kültüre içkin kavram ve söylemlere ihtiyaç duyar. Bir politikacıya alan kazandıran ve meşruiyet sağlayan temel unsurlardan biri budur. “Demagog” sözcüğünün kökü de bu yüzden oldukça eskiye dayanır. Antik Yunanca’da “halk önderi” anlamına gelirken zamanla laf cambazlığı yapan politikacıları tanımlamak için kullanılmaya başlanmıştır. Yani kültüre dayalı yargıları siyasi güce çeviren kişiler için kullanılır. Bu etimolojik bağ bile halkın kültürel aidiyetlerinin siyasi iradeyle ne kadar yakından ilişkili olduğunu ve aynı zamanda manipülasyona ne kadar açık olduğunu gösterir.
Bu durum, özellikle yeterince olgunlaşmamış demokrasilerde siyasi söylemi çoğunlukla din ve milliyet gibi grup kimliklerine içkin ajitasyonlara bağımlı hale getirir. Sonuçta kimi sosyal grupları ve hakları kurban haline getirecek bir “siyasal hasım kültürü” oluşur. Bu kültürün hedefi değişse de stratejisi tarihsel olarak değişmez. Hitler, iktidara yürürken liberal Weimar’ı “dejenere” ilan etmiş, Münih’te 1937’de açtırdığı “Dejenere Sanat” sergisiyle modernizmi ulusun sağlığına yönelik bir tehdit olarak sunmuştu. Soğuk Savaş’ta aynı kalıp bu kez sosyalizm ve kapitalizm ekseninde yeniden kuruldu. Sosyalist birçok ülkede devlet kontrolünün dışında görülen (ki eşcinsellik de buna dahil) her kültürel fenomen ‘‘burjuva ideolojisine bağlı’’ ve ‘‘yozlaşma’’ olarak baskılanırken ABD’de de farklı gerekçelerle temellenen birçok baskı ve sansür vardı. 1934’ten itibaren uygulanan Hays Kuralı, sinemada açık cinsel tasviri, eşcinselliği ve içkiyi ahlak gerekçesiyle sansürledi; 1950’lerde McCarthy dönemi komünist avıyla birleşti. O dönemde Hollywood’un yazarları ve oyuncuları hem siyasi muhalif hem de ahlaki tehdit olarak damgalandı. Kural ancak 1968’de kaldırıldığında bu mirasa sahip çıkan muhafazakâr tepki, 1970’lerde kürtaj karşıtlığı ve Moral Majority (Ahlaklı Çoğunluk) hareketiyle örgütlendi. Reagan’ın “aile merkezli” ve “sosyalizm karşıtı” siyaseti de ahlaki muhafazakârlığı ve anti-komünizmi tek bir söylemde birleştirdi. Bütün bu örneklerin ortak noktası, propagandanın geleneksel ve muhafazakâr heteroseksüel aileyi eksene alarak kurulmasıdır.
Bugün bu kalıbı ekonomik krizler, savaşlar ve artan kutuplaşma ortamında demokratik ülkelerde yeniden görüyoruz. Çeşitli komplo teorileri kamuyu korkutarak otoriter refleksleri tırmandırmak için sahneye çıkarılıyor. Aile, nüfus ve güvenlik temelli siyasi söylemler düzenli biçimde tekrarlanıyor. Dini ve savaş yanlısı lobiler politikacıları etkiliyor; militarist propagandalar yaygınlaşıyor. Her zamanki gibi azınlık toplumsal gruplar tüm sorunların sebebi olarak gösteriliyor ya da daha büyük sorunları perdelemek için kültür savaşlarının yemi haline getiriliyor.
Otokrasinin ortak dili: aile, itaat ve düşmanlaştırma
Dünyanın en zengin insanı Elon Musk, trans kızı Vivian Wilson’ı kamuoyu önünde siyasi popülerite uğruna “woke zihin virüsünün öldürdüğü bir evlat” olarak tanımlayabiliyor. Demokratlar döneminde hayata geçirilen, kurumsal eşitlik ve ayrımcılık karşıtı politikalar uygulama amacı taşıyan DEI programlarını da aynı şekilde bulaşıcı bir hastalık olarak görüyor ve “Batı medeniyetini yıktığını” ileri sürüyor. Böyle bir siyasi dil, Hitler’in Weimar’ı “dejenere” ilan eden söylemiyle ortak bir noktaya sahiptir: Farklılık ya da anlaşılmazlık, şeytanlaştırılmaya ve tehditkâr bir siyaset için kullanılmaya elverişlidir.
Her ne kadar zamanla araları açılsa da Musk, 2024 seçimlerinde yüz milyonlarca dolarla desteklediği Trump’ın, Nazi Gestapo’larını andıran ICE birimleri aracılığıyla göçmenleri avlayıp kitle halinde sınır dışı etmesini de benzer bir motivasyonla desteklemişti. Faşist yeni dalganın ve kültür savaşlarının kurbanları yine yoksul, savunmasız ve azınlık sosyal gruplar oldu. Biden yönetiminin yarattığı hayal kırıklıkları ile Musk gibi sağ eğilimli zenginlerin Amerikan siyasetini şekillendirmek için akıttığı paralar, hukuki denetimi zamanla etkisiz hale getirdi ve sosyal haklar için büyük bir tehdit oluşturan otokratik bir sistemin önünü açtı.
Otokrasiden söz etmişken, Trump hükümetinin İsrail’le olan yakın ilişkilerinin yanı sıra Rusya gibi muhafazakâr ve baskıcı ülkelere duyduğu hayranlığa da değinmek gerekir. Vladimir Putin’in kurumlara ve halka hesap vermek zorunda olmayışı, ailesini ve yakınlarını devlet gücünü kullanarak zenginleştirmesi, istediği toplumsal gruba ve muhalefete baskı uygulayabilmesi Trump’a cazip gelmiştir. Çünkü bir otokratı en fazla rahatsız eden şey, finansal şeffaflığı, kurumsal hesap verebilirliği ve güçler ayrılığını sağlayan rejimlerdir. LGBTİ+ düşmanlığını ve bunun üzerinden yürütülen kültür savaşlarını bu güç yozlaşmasından ayrı düşünmemek gerekir.
Putin’in Rusya’da iktidarını pekiştirmesi de büyük ölçüde muhafazakâr propagandaya dayalı kültür savaşlarına dayanır. Muhafazakârlık geleneksel rolleri besler, itaati normalleştirir; sorgulama, hak arama ve hayatı iyileştirme imkânlarını zayıflatır. Bu da otokratın işini kolaylaştırır. Putin’in özellikle 2008 Gürcistan işgalinden sonra, 2011 ve 2013 arasında şiddetlenen kültürel olarak otoriterleşme süreci bu mantığa dayanır. 2017’de kadınlara yönelik ev içi şiddetin cezai yaptırımları hafifletilmiş, 2023’te mahkeme tarafından feminizm ve LGBTİ+ hareketi “yıkıcı” ve “aşırılıkçı” ilan edilmiş, Sovyet döneminden kalan “Kahraman Anne” madalyası gibi uygulamalar yeniden canlandırılmış, kürtaja erişim zorlaştırılmıştır. Bir konuşmasında geçmişte Rusya’da ninelerin “sekiz çocuk yapma” kültürünü övmüş, Kadirov yönetimindeki Çeçenistan’da çocuk evliliklerini meşrulaştıran konuşmalar yapmıştır. Bugün Rusya’da Ukrayna Savaşı’na karşı çıkmak ve Putin hükümetini sert biçimde eleştirmek suç kabul edilmektedir. Bunları birbirinden bağımsız düşünmemek gerekir.
AKP yönetimindeki Türkiye’de olanlar da farklı değildir. Muhaliflere uygulanan orantısız şiddet, yaygın sansür ve yasaklama girişimleri için çarpıtılan yasalar, eğitimin dinileştirilmesi gibi uygulamaların hepsi demokratik değerlerin altını oymayı amaçlamaktadır. Erdoğan da Putin gibi otoriterleşmesini kademe kademe gerçekleştirmiş, hukuki ve bürokratik kurumları kontrol altına almış, demokratik siyasete uygun olmayan agresif bir dil yoluyla buna zemin hazırlayacak kültür savaşlarını belli etmiştir. Bu yolla kendisini, ailesini ve çevresini koruma altına alırken insanların kendi yaşamlarını maddi ve zihinsel yönden geliştirebileceği olanakları ortadan kaldırmıştır. Çevresinde bu işi birlikte yürütebileceği profesyonellere ihtiyaç duymuştur. Bunların hepsi modern otokratların strateji rehberine dahildir. Tarihçi ve gazeteci Anne Applebaum’un bu durum hakkındaki teşhisi şöyledir:
“Ama aynı zamanda otokratların, gelişmiş bir hukuk dili kullanabilen, anayasayı çiğnemenin ya da yasaları eğip bükmenin yapılacak en doğru şey olduğunu savunabilecek insanlara da ihtiyaçları vardır. Şikayetleri ve mağduriyetleri dile getirecek, hoşnutsuzluğu manipüle edecek, öfke ve korkuyu yönlendirecek ve farklı bir gelecek hayal edecek insanlara ihtiyaç duyuyorlar.” (Applebaum, s. 18)
AKP iktidarının körüklediği kimlik çatışması, kültür savaşlarını laikliği ve güçler ayrılığını hedef alan bir temele oturttu. Medya, Erdoğan’ın megafonuna dönüşürken yargı gibi çeşitli devlet kurumları iktidar içi kliklerin kontrolüne girdi. Bu süreç zamanla insanların haklarının elinden alınmasına, fakirleşmeye, yolsuzluğa, denetlenemeyen siyasi güce ve sonunda anayasal hakların silinmesi üzerinden kurulmuş de facto bir otokrasiye yol açtı. Devlet gücüyle zayıflatılan muhalefet grupları bir süre sonra apati geliştirmeye başladı; yani değiştirme güçleri ve iradeleri olduğuna dair inançlarını kaybettiler. Bu çözülme nihayetinde cemaatlerin ve parti yandaşlarının sivil toplumu ve devlet kurumlarını kadrolaştığı nepotist bir patronaj ağına dönüştü.
İşte bu yüzden “Ailem Güvende” operasyonları yalnızca halkı gerçek sorunlardan uzaklaştırmayı hedefleyen bir manipülasyon operasyonu değildir. Aynı zamanda değişen devlet sisteminin kaba gücünü gösterme ve kültürel aşırılığını sergilemenin bir yoludur. Bunların “aile” kavramı üzerinden yapılıyor olmasının tam olarak bu yüzden sembolik bir anlamı vardır. Yetiştiğimiz ailelerde yalnızca sosyal normları ve duygusal bağları değil, itaat etmeyi ve onaylamayı da öğreniriz. İtaat ise otokrasinin yel değirmenidir. Bu yüzden her sansür, yasak ve şiddet, ev ve aile hayatında içselleştirdiğimiz baskının bir dışavurumu olarak yükselir. Tüm bunlar bir otokrata belirli vatandaşların mahremiyetini çiğneme, insanlığını görmezden gelme ve işkence etme hakkı tanır.
Bu aile temelli kültür savaşları başladığında, tam da bu ihlallerin neden olduğu zararları hatırlamak gerekir. Eşcinsellerin kendi biyolojik ve seçilmiş aileleriyle olan ilişkileri yok sayılır; eşcinsel ebeveynlerin kurduğu aileler aşağılanır ve hedef gösterilir. Aynı şekilde trans insanların beden dokunulmazlığı ve bütünlüğü de benzer gerekçelerle ihlal edilebilir. Bunlar, neden gerçekten insan onuruna dayanan bir mücadele verdiğimizi hatırlatır: sıradan bir insanın taşıdığı kadar kaygıyla yaşamanın politik oluşunu.
Bu mücadelelerin ortasında yaşama tutunmak ise bir zorunluluk olarak ortaya çıkar. Yaşama tutunmanın kendisi, bir gün saygın ve huzurlu bir hayat kurabilme ihtimaliyle yeşerir. Stalin dönemindeki baskılara direnişin sembollerinden olan Anna Akhmatova, daha 1921'de, devrim ve iç savaşın yıkıntısı içinde yazdığı bir şiirde şöyle seslenir:
“Ve mucizevi olan yaklaşıyor iyice
Bu yıkık dökük, bu kirli evlere…
Kimsenin bilmediği, tanımadığı bir şey,
Ama yüzyıllardır özlemle beklenen.”
Kaynakça
Applebaum, A. (2020). Twilight of democracy: The seductive lure of authoritarianism. Doubleday.
Akhmatova, A. (1922). Всё расхищено, предано, продано. Anno Domini MCMXXI içinde. Petropolis. (Şiir 1921'de yazılmıştır.) [İngilizce Çev. All Is Sold. All Is Lost].
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kadın, medya, yaşam, nefret suçları, siyaset, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
