20/09/2026 | Yazar: Ari Büyüktaş
Nihayetinde şu açıktır; bir toplumu bir arada tutan şey, kurgusal tehditler icat edip yurttaşların bir kesimini kriminalize etmek değil; herkesin temel haklarını güvenceye alan Anayasa ve toplumsal sözleşmedir.
Fotoğraf: Şenay Martinova / csgorselarsiv.org
12-13 Eylül tarihlerinde Türkiye kamuoyunun gündemine yerleşen ve "Ailem Güvende" başlığıyla servis edilen operasyonel adımlar, ilk bakışta devlet mekanizmasının toplumsal huzuru korumak adına aniden geliştirdiği bir asayiş hamlesi ya da yeni bir sosyal politika adımı gibi algılanabilir. Medya organlarında yer bulan ve bürokrasinin diliyle beslenen bu jargon, toplumun en kırılgan hücresi sayılan "aile" kurumunu dış unsurlardan, sapkın akımlardan ve güvenlik tehditlerinden koruma amacını taşıdığını iddia etmektedir. Oysa bu gelişme, takvimlerin tesadüfen gösterdiği bağımsız bir karar olmadığı gibi, güvenlik bürokrasisinin bir gecede ürettiği izolasyonist bir tedbir de değildir.
Karşımızdaki tablo; yıllardır ideolojik, hukuki ve toplumsal düzlemde adım adım inşa edilen, siyasal söylemle beslenip kurumsal pratiklerle olgunlaştırılan ve en nihayetinde sivil toplumu, hak savunucularını ve dayanışma ağlarını doğrudan hedef alan devasa bir hegemonyanın sahadaki icraatıdır. Resmi anlatının Eylül ayının ortasını işaret ettiği bu operasyonel safha, gerçekte en az on beş yıla yayılan sistematik bir dönüşümün mantıksal sonucudur. Bu süreci sadece bugünün konjonktürüne sıkıştırarak okumak, ormanı gözden kaçırıp münferit bir ağaca odaklanmak anlamına gelir. Oysa bu hattın ilk harcı çok önce atılmış; örgütlenme özgürlüğüne yönelik idari kıskaçlarla büyütülmüş ve zamanla devlet aklının asli doktrini haline getirilmiştir.
Anlık bir asayiş hamlesi değil, yılların ideolojik yapıbozumu
Türkiye’de aile kurumunun bir "savunma hattı", bunun karşısında konumlandırılan unsurların ise "tehdit ve bozulma" olarak kodlanması siyasal iktidarın diline bir anda girmemiştir. Bu zihinsel altyapının ilk belirgin ve kurumsal kırılma noktası 2010 yılına kadar uzanır. Dönemin Kadın ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın bir röportajda sarf ettiği "Eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum" beyanı, devletin en üst kademesinde LGBTİ+ varoluşun patolojikleştirilmesinin ilk resmi belgesi niteliğindedir. Bu açıklama, bireysel hak ve özgürlükler alanının medikalize edilip ahlaki bir sapma olarak tescillenmesinin kapısını aralamıştır.
Patolojikleştirme söylemini, kamusal alandan silme ve sivil toplumu felç etme hamleleri izlemiştir. 2003 yılından itibaren İstanbul’da barışçıl ve şenlikli bir havada düzenlenen Onur Yürüyüşleri, 2015 yılında ilk kez Valilik kararıyla "toplumsal hassasiyetler" ve "Ramazan ayı" gibi gerekçelerle yasaklanmış; yürümek isteyen kitleler ve hak savunucuları kolluk kuvvetlerinin sert müdahalesiyle karşılaşmıştır. Bu tarihten itibaren kamusal alan, siyasi erkin makbul görmediği kimlikler için kademeli olarak kapatılmıştır.
Hukuki ve idari düzeydeki ayrımcılık ise 2016-2020 yıllarında sivil topluma yönelik doğrudan bir müdahaleye dönüşmüştür. 2016 yılında Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK) kurulurken "cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği" ibareleri yasa metninden kasıtlı olarak çıkarılmış, hak örgütleri yasal koruma şemsiyesinin dışında bırakılmıştır. Kasım 2017’de OHAL koşullarında Ankara Valiliği’nin aldığı ve kentteki tüm LGBTİ+ odaklı etkinlikleri (film gösterimi, panel, sergi vb.) süresiz olarak yasaklayan kararı ise, doğrudan hak temelli derneklerin çalışma alanını hedef almıştır. Artık mesele sadece sokaktaki eylem ya da gündelik söylem değil, dernek tüzüklerinde yer alan yasal ve meşru faaliyetlerin idari kararlarla imkansız kılınması haline gelmiştir.
Meşruiyetin kutsallaştırılması ve hak örgütlerine baskı (2020–2021)
2010-2020 arasındaki adımlar meseleyi biyolojik bir hastalık ve idari bir asayiş problemi olarak ele alırken, Nisan 2020’de pandemi koşullarının yarattığı toplumsal kaygı ortamı, söylemin kulvar değiştirmesine zemin hazırlamıştır. Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş’ın küresel sağlık krizinin tam ortasında, Cuma hutbesinde virüs salgınını doğrudan ahlaki bozulmaya ve "sapkınlığa" bağlayan beyanları, bu sürecin ideolojik niteliğini radikal biçimde değiştirmiştir. Erbaş’ın hutbesi, devletin daha önce güvenlik ve idare diliyle yürüttüğü politikaya kutsal ve normatif bir zırh giydirmiştir. Bu durum, din ve vicdan hürriyetinin kapsayıcılığına doğrudan zarar verirken, resmi söylemler aracılığıyla toplumun bir kesiminin açıkça hedef gösterilmesine zemin hazırlamıştır.
Ancak bu dönem, sadece dini temel aldığını iddia eden söylemlerin dozunun artmasıyla sınırlı kalmamış; idari ve hukuki aygıtlar sivil toplumun faaliyet alanını daraltmak üzere yeniden biçimlendirilmiştir. 2020 yılının sonunda çıkarılan 7262 sayılı "Kitle İmha Silahlarının Yayılmasının Finansmanının Önlenmesine Dair Kanun" ile Dernekler Kanunu’nda yapılan değişiklikler, insan hakları ve eşitlik alanında çalışan sivil toplum kuruluşları üzerinde Demokles'in kılıcı gibi sallanmaya başlamıştır. Dernek yöneticilerine soruşturma açılması halinde görevden uzaklaştırılmaları ve derneğe kayyum atanması kolaylaştırılmış, kesintisiz idari ve mali denetimler birer baskı aracına dönüştürülmüştür.
Aynı dönemde, "genel ahlak" ve "aile yapısını bozmak" gibi esnek ve muğlak kavramlar üzerinden hak temelli derneklere yönelik kapatma davaları fırtınası başlatılmıştır. Tarlabaşı Toplum Merkezi başta olmak üzere, çocuk, kadın ve LGBTİ+ hakları alanında izleme ve dayanışma yürüten birçok sivil toplum örgütü, çeşitli medya kuruluşları tarafından hedef gösterilmiş ve adli mekanizmalar eliyle tasfiye edilmek istenmiştir. Pandemideki Cuma hutbesi ideolojik zemini tahkim ederken, Dernekler Mevzuatı'ndaki sertleşme sivil alanın hukuki manevra kabiliyetini elinden almıştır.
Hukuki demontaj ve hak savunuculuğunun kriminalizasyonu (2021–2024)
Kutsallık atfı ile meşrulaştırılan ve dernekler üzerindeki denetimlerle pekiştirilen bu hat, 2021 yılından itibaren uluslararası düzeyde bir demontaj sürecine girmiştir. Türkiye'nin İstanbul Sözleşmesi’nden cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle tek taraflı olarak çekilmesi, kadın ve LGBTİ+ hakları mücadelesine yönelik en ağır yaptırımlardan biridir. Sözleşmeden çekilme gerekçesinin merkezine "aile yapısını bozduğu" ve "marjinal yaşam tarzlarını teşvik ettiği" iddiasının yerleştirilmesi, siyasi erkin uluslararası insan hakları rejiminden kopma pahasına ideolojik olarak ayrımcı ve güvenlikçi bir politikayı tercih ettiğini göstermiştir.
Bu hukuki geri çekilmeyi, hak savunucularının doğrudan hedef gösterildiği "dış fon" ve "etki ajanlığı" tartışmaları takip etmiştir. Sivil toplum kuruluşlarının faaliyetlerini desteklemek üzere uluslararası fon kuruluşlarından resmi kayıtlar ve onaylar alarak edindiği fonlar suç gibi yansıtılmış; hükümete yakınlığı olan sivil toplum aktörlerin aldığı fonlar sorun edilmezken hak temelli dernekler "milli bünyeyi içten kemiren dış mihrakların uzantıları" olarak kurgulanmıştır. 2022 yılı itibarıyla resmi organların ve iktidarın söylemini destekleyen medyanın açık desteğiyle organize edilen "Büyük Aile Buluşmaları", nefret söyleminin sokakta kitleselleştirilmesini sağlamıştır. Sivil toplumun bağımsız sesleri kısılan, eylemleri yasaklanan, yöneticileri yargılanan bir kesime karşı, iktidar yanlısı bir "sivil toplum" yaratılmış ve bu yapılar "ailenin muhafızları" olarak sahneye sürülmüştür.
Güvenlik doktrini: "Aile Yılı"ndan "Aile 10 Yılı"na (2025)
2020-2024 arasındaki kademeli hazırlık dönemi, 2025 yılına gelindiğinde vites artırarak tam teşekküllü bir devlet stratejisine evrilmiştir. 2025 yılının resmi olarak "Aile Yılı" ilan edilmesi, LGBTİ+ hakları ve sivil toplum karşıtı retoriğin, günlük siyasal söylemin ana omurgası haline gelmesine yol açmıştır.
Bu dönemde sivil topluma yönelik baskılar kurumsal bir nitelik kazanmıştır. Hak temelli dernekler sadece kapatma davalarıyla değil; ağır para cezaları, banka hesaplarının blokajı, dijital erişim engelleri ve hak savunucularına yönelik bireysel davalarla tam anlamıyla bir ablukaya alınmıştır. Siyasal iktidarın tüm temsilcileri ve alt bürokrasi, toplumsal sorunların çözümünü ve devletin bekasını "ailenin korunması" ve "zararlı derneksel faaliyetlerin engellenmesi" şartına bağlamıştır.
Ancak 2025’teki ivme bununla da sınırlı kalmamış; ilan edilen "Aile Yılı" uygulaması kısa sürede genişletilerek "Aile 10 Yılı" vizyonuna dönüştürülmüştür. Bu genişletme kararı son derece kritik bir stratejik hamledir. Mesele artık dönemsel bir “farkındalık kampanyası” olmaktan çıkarılmış; önümüzdeki on yılı kapsayacak şekilde İçişleri Bakanlığı’ndan Adalet Bakanlığı’na, Aile Bakanlığı’ndan Emniyet Genel Müdürlüğü’ne kadar çeşitli kurumların ortak hareket planı haline getirilmiştir. "Aile 10 Yılı", bağımsız hak temelli sivil toplumun ve hak savunucularının sahadan tamamen silinmesini hedefleyen uzun vadeli bir doktrin gibi kurgulanmıştır.
Gerçeklikten kopuk bir aile illüzyonu ve toplumsal sözleşmenin ihlali
İşte 12-13 Eylül tarihlerinde tanıklık ettiğimiz "Ailem Güvende" operasyonu, 2010’da tıbbi bir bozulma söylemiyle başlayıp 2025’teki "Aile 10 Yılı" doktriniyle kurumsallaşan bu kesintisiz hattın sahadaki icraatıdır. Ancak tam da bu noktada, üretilen güvenlik illüzyonunun arkasındaki derin sosyal politika yoksunluğunu ve yakıcı toplumsal gerçekliği açıkça ifşa etmek gerekir.
"Ailem Güvende" denilerek sahte bir tehdit algısı üzerinden polisiye ve idari operasyonlar yürütülürken;
Çocuk istismarına ve çocuğun korunamamasına,
Kadına yönelik şiddet, cinayet ve her türlü ayrımcılığa,
Çocukların ve gençlerin ağır emek sömürüsüne,
Yurttaşların can güvenliklerinin dahi güvence altına alınamamasına,
İstihdam, eğitim, barınma gibi temel haklara, sağlık ve hukuka erişimin her geçen gün imkânsız hale gelmesine,
Derinleşen ekonomik krizler karşısında hem bireylerin hem de ailelerin yaşadığı çaresizliğe ve psiko-sosyal yıkıma dair tek bir somut, kamusal ve koruyucu sosyal politika önerisi sunulmamaktadır.
Bütün bu can alıcı, derin ve gerçek sorunlara dair en ufak bir politika üretemeyenlerin; güvenlik anlayışını sadece ve sadece "eşit, özgür ve hakkaniyetli koşullarda yaşamak istiyoruz" diyen insanları ve hak savunucularını "tehdit" olarak görmek üzerine kurduğu bir yerde, hiçbir sosyolojik açıklama yeterli ve meşru kalamaz.
Nihayetinde şu açıktır; bir toplumu bir arada tutan şey, kurgusal tehditler icat edip yurttaşların bir kesimini kriminalize etmek değil; herkesin temel haklarını güvenceye alan Anayasa ve toplumsal sözleşmedir. Anayasaya, temel insan haklarına ve örgütlenme özgürlüğüne aykırı olan her eylem ve söylem, dönemsel olarak ne kadar güç kazanırsa kazansın, nihayetinde hukuken ve tarih önünde bir karşılık bulmak durumundadır. Çözüm, kurgusal tehditlere dayandırılan güvenlikçi operasyonlarda değil; eşitlikçi, özgürlükçü ve kapsayıcı bir toplumsal sözleşmeyi yeniden tesis etmektedir. Çünkü bu topraklarda barış içinde bir arada yaşamanın başka hiçbir alternatifi yoktur.
*KaosGL.org Gökkuşağı Forumu’nda yayınlanan yazı ve çizimlerden yazarları ve çizerleri sorumludur. Yazının ya da çizginin KaosGL.org’ta yayınlanmış olması köşe yazılarındaki veya çizimlerdeki görüşlerin KaosGL.org’un görüşlerini yansıttığı anlamına gelmemektedir.
Etiketler: insan hakları, kadın, medya, yaşam, siyaset, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
