20/09/2026 | Yazar: Kaos GL

Gelin, 32 yıllık ortak hafızamızı birlikte anlatalım. Kaos GL ile yollarınızın nerede ve nasıl kesiştiğini, birlikte mücadele ettiğimiz anları ve hafızanızda kalanları web@kaosgl.org adresine gönderebilirsiniz.

 Kaos GL 32 yaşında: İfademizi veriyoruz, sizi tanıklığa çağırıyoruz! Kaos GL - LGBTİ+ Haber Portalı

Kaos GL’nin 32. yaşına, yönetim ve denetim kurullarımızdan yedi arkadaşımız tutukluyken giriyoruz. “Ailem Güvende” operasyonları kapsamında 13 Eylül’de yönetim ve denetim kurullarımızın asil ve yedek üyeleri evlerine düzenlenen polis baskınlarıyla gözaltına alındı; dernek ofisimiz arandı, dijital materyallerimize el konuldu. Kaos GL’nin haberleri, sosyal medya paylaşımları, faaliyetleri ve finansman kaynakları sorgulamanın konusu yapıldı. 

32 yıldır söylediğimiz sözler, yayımladığımız haberler, kurduğumuz dayanışmalar ve yürüttüğümüz mücadele bugün bir soruşturmanın konusu yapılıyor. Bizi sorguluyorlar, bizi yargılıyorlar; biz de 32. yaşımızda ifademizi veriyoruz. Ama ifademizi bizi yargılayanlara değil, 32 yıldır birlikte yürüdüğümüz LGBTİ+ toplumuna, lubunyalara, dostlarımıza ve yol arkadaşlarımıza veriyoruz. Çünkü bu hikâyeyi tek başımıza yazmadık. Biz başkalarının mücadelelerine tanıklık ettik, başkaları bizim mücadelemize tanıklık etti. Şimdi kendi tanıklığımızı anlatıyor, 32 yıl boyunca yollarımızın kesiştiği herkesi ortak hafızamıza kendi tanıklığını eklemeye çağırıyoruz.

Önce birbirimizi bulduk

Bizim hikâyemiz 32 yıl önce başlamadı aslında. Bizden önce de bu topraklarda kendi hayatına sahip çıkanlar, kendisine çizilen sınırları aşanlar, “başka türlü bir hayat mümkün” diyenler vardı. Bizden önce de feministler, işçiler, savaş karşıtları, anti-militaristler, insan hakları savunucuları, öğrenciler, gazeteciler, ekolojistler vardı. Barış isteyenler, ırkçılığa karşı çıkanlar, yasaklara rağmen konuşanlar, sokakları terk etmeyenler, birbirini arayanlar vardı.

Biz de birbirimizi bulduk. 1990’ların başında parklarda, evlerde bir araya geldik. Önce birbirimize anlattık hikâyelerimizi. Sonra bunun yetmeyeceğini düşündük. Çünkü daha çok insan vardı ulaşmamız gereken, ulaşılmayı bekleyen. O günleri anlatırken söylediğimiz gibi:

“Bir gün işi inada bindirdik: Yapılacak bir şey mutlaka vardı. Biz birbirimizi bulduk; ama daha çok insan var ulaşmamız gereken, ulaşılmayı bekleyen. Onları da bulmamız lazım.”

O inat bizi 20 Eylül 1994’e getirdi. Kaos GL’nin ilk sayısını çıkardık. “Yalnızca seksist değil aynı zamanda heteroseksist bir toplumda yaşıyoruz” dedik. Paramız yoktu, borç aldık. Bilgisayarımız yoktu, çalıştığımız yerlerde gizli gizli hazırladık dergiyi. Sonra o günleri şöyle anlatacaktık: “Kendi tabirimizle ‘Şanladık’... Kısık bir sesle çıkmadık ama. Çığlıklarla ilan ettik ilk sayımızı.”

Eşcinselliğimizi açık açık yaşamaya, dergimizi gizli gizli ortaya çıkarmaya başlamıştık. Ama çığlığımız yanıtsız kalmadı. İlk dergiyi çıkardığımızda, kendi anlatımımızla, on dergi çıkaracak kadar “yazı, umut ve heyecanımız” birikmişti. Aslında bir dergiden fazlasını kuruyorduk; birbirimizi bulmanın yollarını kuruyorduk.

Sonra birbirimizin mücadelelerini bulduk

Bugün 32 yıllık hikâyemize baktığımızda sadece bir LGBTİ+ örgütünün tarihini görmüyoruz. Türkiye’de farklı toplumsal hareketlerin birbirine değdiği, birbirini dönüştürdüğü, zaman zaman çatıştığı, birbirine soru sorduğu ve ortak bir mücadele dili aradığı uzun bir karşılaşmalar tarihi görüyoruz.

1 Mayıslara gittik, 8 Martlarda yürüdük, savaş karşıtı meydanlarda buluştuk, insan hakları forumlarına katıldık. Sonra kendi sözümüzü o alanlara taşıdık. “Peki ya eşcinsel işçiler?” diye sorduk. Homofobinin sınıfı böldüğünü söyledik. Militarizmin heteroseksizmden ayrı düşünülemeyeceğini, barışın LGBTİ+’ların da meselesi olduğunu söyledik. Feminist harekete heteroseksizmi, insan hakları hareketine LGBTİ+ haklarını, sendikalara çalışma hayatındaki heteroseksizmi, akademiye bizi yalnızca araştırmanın yetip yetmeyeceğini, medyaya bizi nasıl anlattığını sorduk.

Sonra sorular sormanın ötesine geçtik. Ortak platformlar kurduk, forumlar düzenledik, birlikte sokaklara çıktık, birlikte yayın yaptık; akademik ağlar, sendikal ilişkiler, dayanışma zeminleri kurduk. Biz başka hareketlerin mücadelelerine tanıklık ettik, onlar bizim mücadelemize tanıklık etti. Bazen aynı masanın etrafında oturduk, bazen aynı meydanda yürüdük. Bazen birbirimizi eleştirdik. Bazen bize açılan kapılardan girdik; bazen o kapıların neden daha önce kapalı olduğunu sorduk. Ve bütün bunlar olurken birbirimizi değiştirdik.

“Peki ya eşcinsel işçiler?”

İşçi sınıfının hikâyesine uzaktan bakmadık. Aslında 1 Mayıs’a çıkmayı 1997’de tartışmaya başlamıştık. O zaman henüz görünür bir kitlesel katılım için hazır olmadığımıza karar verdik. Ama soru orada kaldı ve dört yıl sonra, 2001’de Ankara 1 Mayıs’ına “Kaos GL, Eşcinsellerin Sesi” pankartımız ve gökkuşağı bayraklarımızla çıktık: “Peki ya eşcinsel işçiler?” diye sorduk.

Bugün o güne ait fotoğraflara baktığımızda pembe pankartımızı, gökkuşağını ve alana koşan insanların heyecanını görüyoruz. O günleri şöyle anlatmıştık: “Henüz bizler alanlardayken televizyonların canlı bağlantılarında haber alıp şaşkınlık, sevinç ve heyecanla bizleri arayanlar alandaki coşkumuzu bir kat daha artırdı.”

Ama emek hareketiyle ilişkimiz 1 Mayıs’a gökkuşağı bayrağı götürmekle sınırlı kalmadı. 2002’den itibaren çalışma hayatını ve sendikaları heteroseksizmle mücadelenin alanları olarak tartışmaya başladık. Gey ve Lezbiyen İşçi Ağı kuruldu, 2004’te ilk Gey ve Lezbiyen İşçiler Buluşması’nı gerçekleştirdik. 2009’da sendikacıları, hukukçuları, kamu çalışanlarını ve insan hakları savunucularını aynı masada buluşturduk. TEKEL işçileri direnirken dayanışmanın içindeydik.

2014’te Soma’da 301 madencinin hayatını kaybetmesinin ardından 9. Homofobi Karşıtı Buluşma yürüyüşünü Soma’ya adadık. “Nefrete ve iş cinayetlerine karşı” yürürken yıllar önce sorduğumuz “Peki ya eşcinsel işçiler?” sorusuna başka bir cümle ekledik: “Eşcinseller değil, sınıfı bölen homofobidir.”

2017’ye geldiğimizde Homofobi Karşıtı Buluşma’nın ana teması artık “Emeğin Queer Politikası”ydı. 2017’ye geldiğimizde Homofobi Karşıtı Buluşma’nın ana teması artık “Emeğin Queer Politikası”ydı. Neoliberalizmi, emeği, sınıfı ve kuir siyaseti birlikte tartışıyorduk. 2001’de gökkuşağı bayrağıyla girdiğimiz alanda artık başka bir aşamadaydık. Çünkü ittifak bizim için bir günlüğüne birbirimizin pankartının arkasında yürümek değildi; birbirimizin sorularını kendi mücadelemizin sorularına dönüştürmekti.

Feministlerle birbirimize doğru yürüdük

Feminist hareket bizim için hiçbir zaman sadece bir “müttefik” olmadı; heteroseksizm analizimizin ve örgütlenme kültürümüzün kurucu politik kaynaklarından biri oldu. Barış İçin Sürekli Kadın Platformu’nda feministlerle, İHD Ankara Kadın Komisyonu’yla, KESK Kadın Sekreteryası’yla ve antimilitaristlerle yan yana geldik. 8 Martlar ortak kamusal alanlarımızdan biri oldu. Kaos GL’li ve Pembe Hayatlı kadınlar feministlerle, Küresel Eylem Grubu’ndan kadınlarla birlikte yürüdü.

Birbirimize doğru yürüdük ama yan yana gelmek birbirimizi eleştirmemek anlamına gelmedi. Biz feminist hareketten patriyarkanın hayatlarımızı nasıl örgütlediğini öğrendik; feminist hareketin içine heteroseksizm sorusunu taşıdık. Birbirimizin kavramlarını, mücadele biçimlerini ve örgütlenme deneyimlerini dönüştürdük.

2008’de Homofobi Karşıtı Buluşma’da toplumsal cinsiyet tartışmalarının ardından Feminist Forum’u düzenledik. Buluşmanın içinde başlayan bu alan 2012’de bağımsız Uluslararası Feminist Forum’a dönüştü. Feminist hareket bizim tanığımızdı, biz feminist hareketin tanığıydık. Ama tanıklığımız seyretmek değildi; birbirimizin hikâyesine karışmaktı.

Savaşa karşı çıkarken militarizmi de sorguladık

Barış hiçbir zaman bizim dışımızdaki insanların meselesi olmadı. 2002’de Barış İçin Sürekli Kadın Platformu’nda feministler, insan hakları savunucuları, sendikaların kadın yapıları ve antimilitaristlerle birlikteydik. 1 Aralık 2002’de Çağlayan Meydanı’nda “Irak’ta Savaşa Hayır” diyenlerin arasındaydık. 2003’te dergimizin sayfalarında Irak savaşına karşı çıktık. 2004 ve 2005’te Kadınlar Savaşa Karşı mitinglerinde, 1 Eylül Dünya Barış Günü’nde savaşa karşı sokaklara çıkanlarla birlikte oradaydık.

Ama savaş karşıtlığımız zamanla tek bir savaşa itirazın ötesine geçti. Militarizmin gündelik hayatı nasıl örgütlediğini, zorunlu erkekliği, vicdani reddi, milliyetçiliği, heteroseksizmi ve militarizmi birbirinden ayırmadan düşünmeye çalıştık. Kadınların, eşcinsellerin ve engellilerin militarizme itirazlarının nerede kesiştiğini sorduk.

2010’da Judith Butler’ı Ankara’da ağırladığımızda konuşmanın başlığı boşuna “Queer Yoldaşlığı ve Savaş Karşıtı Siyaset” değildi. Çünkü yıllar içinde öğrendiğimiz şeylerden biri şuydu: Bizim bedenlerimizi makbul ve makbul olmayan diye ayıran siyasetle savaşın hangi bedenlerin yaşanabilir, hangilerinin gözden çıkarılabilir olduğuna karar veren siyaseti birbirinden ayıramazdık.

Barışın destekçisi değil, öznesi olmak istedik

Bu arayış bizi Kürt meselesi ve barış mücadelesiyle de buluşturdu. Newrozlarda karşılaştık, Kürt kadın hareketiyle yan yana geldik, barış örgütlenmeleriyle dayanıştık. 2013’te Gezi ve Onur Yürüyüşü döneminde Lice’de Medeni Yıldırım’ın öldürülmesi LGBTİ+ hareketinin kamusal açıklamalarında yer aldı.

2015’te LGBTİ Barış Girişimi kuruldu. Artık mesele barış hareketini dışarıdan desteklemek değildi; “barışın öznesi olmak” diyorduk. LGBTİ+’ları barış etrafında örgütlemek, LGBTİ+ hareketi ile barış hareketi arasında köprüler kurmak istiyorduk.

Ama bu ilişkinin pürüzsüz bir dayanışma hikâyesi olduğunu da söylemedik. Birlikte mücadele ettiğimiz hareketlerdeki homofobiyi ve transfobiyi eleştirdik. Çünkü ittifakın eleştiriden vazgeçmek olduğuna hiçbir zaman inanmadık. Tam tersine, gerçek bir yoldaşlığın birbirimize itiraz edebilmeyi de gerektirdiğini düşündük.

İnsan hakları hareketine bir soru taşıdık

Yıllar içinde insan hakları hareketiyle kurduğumuz ilişki de değişti. LGBTİ+ haklarının özel bir grubun “kimlik meselesi” olarak görülmesine itiraz ettik; bunların insan hakları olduğunu söyledik.

2008’de Homofobi Karşıtı Buluşma’da uluslararası insan hakları mekanizmalarını, cinsel yönelim ayrımcılığını ve özgürlük arayışını tartıştık. İnsan Hakları Ortak Platformu gibi yapılar çalışma hayatındaki LGBTİ+ ayrımcılığı tartışmalarına katıldı; İHD ile yollarımız kesişti. Cumartesi Anneleri/İnsanları, feministler ve LGBTİ+’ların örgütlenme ve barışçıl toplanma özgürlüğü mücadelelerini aynı hak alanının parçaları olarak görmeye başladık. Yıllar içinde nefret suçları ve cezasızlığı birlikte tartıştık.

Çünkü insan hakları mücadelesine LGBTİ+ haklarını sonradan eklemek istemiyorduk. İnsan hakları dediğimiz şeyin LGBTİ+’lar olmadan nasıl eksik kaldığını göstermek istiyorduk.

Hrant’ın ardından aynı nefretin izlerini sürdük

Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından nefret söylemi, milliyetçilik ve azınlık hakları bizim için daha da yakıcı tartışmalar haline geldi. LGBTİ+’lara yönelen nefretin Ermenilere, Kürtlere, Yahudilere, Romanlara ve başka azınlıklara yönelen nefretten tamamen ayrı bir yerde kurulmadığını gördük. Aynı milliyetçi ve ayrımcı dilin farklı bedenleri, kimlikleri ve toplulukları farklı zamanlarda hedef alabildiğini konuştuk.

Hrant’ın anmalarında buluştuk, Cumartesi Anneleri/İnsanlarıyla ortak hafızanın içinde yürüdük. “Senin ayakkabılarını giydik, buradayız Ahparig” dedik. 2015’te Uluslararası Hrant Dink Ödülü’ne layık görüldüğümüzde bunu da sadece Kaos GL’ye verilmiş bir ödül olarak görmedik. Çünkü o ödüle uzanan yol da başkalarının hikâyesinden geçen bir yoldu.

HIV mücadelesinin içindeydik

HIV mücadelesi de 32 yıllık hikâyemizin en eski parçalarından biri. 1994’ten beri kendimizi HIV mücadelesinin bir parçası olarak görüyoruz. 1998’de Hacettepe Üniversitesi AIDS Topluluğu ile Yüksel Caddesi’nde açtığımız standla devam eden çalışmalarımız, ilerleyen yıllarda Sağlık Bakanlığı ve Küresel Fon’un desteklediği Gökkuşağı Projesi ile sürdü.

Sonraki yıllarda HIV’i ayrımcılık, mahremiyet, sağlık hakkı ve bilgiye erişim meselesi olarak ele aldık. HIV aktivistleriyle ortak alanlarımız oluştu. HIV’le yaşayanların kendilerini var edebilecekleri alanları birlikte düşündük. Çünkü bir kez daha aynı yere varıyorduk: Bir insanın hayatını tek bir kimliği üzerinden anlayamazdık.

Alternatif medyayla kendi hikâyelerimizi anlatmanın yollarını aradık

Bizim hikâyemiz zaten bir yayınla başlamıştı. Bu yüzden medya hiçbir zaman mücadelemizin dışında olmadı. 2007’de Homofobi Karşıtı Buluşma’da alternatif medyayı tartışırken Küresel Eylem Grubu, Indymedia, Karahaber ve Bianet’le aynı forumda buluştuk. “Homofobi karşıtlığı hangi araçlarla mümkün?” diye sorduk.

Çünkü anaakım medyanın bizi nasıl temsil ettiğini eleştirmek yetmiyordu; kendi medyamızı da kurmalıydık. 1994’te dergiyle başlayan “kendi hikâyemizi anlatma” arzumuz KaosGL.org’la devam etti. Görünmezleştirilenlerin hikâyelerini anlatmaya, sesi kısılanların sesini çoğaltmaya çalıştık. Gazeteciliğimiz yıllar içinde Musa Anter Gazetecilik Ödülleri’nde ve Çağdaş Gazeteciler Derneği’nin Yılın Başarılı Gazetecileri Ödülleri’nde karşılık buldu. Ama bizim için gazeteciliğin merkezinde yine aynı arayış vardı: birbirimizi bulmak.

Eryaman’da dayanışmanın ne anlama geldiğini bir kez daha gördük

2007’de Eryaman’da trans kadınlara yönelik saldırıların davasında Kaos GL, Pembe Hayat ve Küresel Eylem Grubu yan yanaydı. Bu da hareketler arası ilişkinin bizim için sadece konferans salonlarında kurulan bir ilişki olmadığını gösteriyordu.

Bazen bir mahkeme koridorunda kuruluyordu ittifak, bazen saldırıya uğrayan bir arkadaşımızın yanında. Bazen 8 Mart’ta, bazen 1 Mayıs’ta, bazen bir gazete sayfasında. Dayanışma bazen çok büyük kelimeler gerektirmiyordu; yanında olmak gerekiyordu. Ve biz birbirimizin yanında olmayı öğrendik.

Üniversitelerde yalnızca derslerin konusu olmadık

Yollarımız öğrencilerle ve üniversitelerle de kesişti. ODTÜ, Hacettepe, Ankara Üniversitesi, Bilkent, Boğaziçi, Ege, Van Yüzüncü Yıl ve daha birçok kampüs Homofobi Karşıtı Buluşma’nın alanlarına dönüştü. 2008’de Ankara Üniversitesi’ndeki programlarda Mülkiye İnsan Hakları Topluluğu, Cinsel Yönelim Ayrımcılığına Karşı Öğrenci Girişimi ve Anti-Kapitalist Öğrenci Topluluğu aynı etkinlikte buluştu. 2010’da farklı üniversitelerden homofobi ve transfobi karşıtı öğrenciler bir araya gelip sonraki Homofobi Karşıtı Buluşma’yı birlikte planladı. 2011’de Boğaziçi’ndeki Akademik Forum’da toplumsal cinsiyet ve kuir çalışmalarının üniversitede nasıl kurumsallaşabileceğini tartıştık.

Ama akademiyle ilişkimiz etkinlik düzenlemekten ibaret değildi. 2003’ten itibaren PDR’den sınıf öğretmenliğine farklı bölümlerde derslere girdik. Ankara Üniversitesi Sosyal Hizmet Bölümü’nde LGBTİ+ farkındalığını içeren dersler düzenledik. Kadın Çalışmaları programında heteroseksizm eleştirisinin ve kuir teorinin lisansüstü müfredata taşınmasına katkı sunduk.

Judith Butler, Jack Halberstam, Annamarie Jagose ve Sheila Cavanagh gibi uluslararası isimlerle, Türkiye’den de pek çok akademisyenle yollarımız kesişti. Akademik bilginin konusu olmakla yetinmedik; bilginin üretildiği masada oturmak, kendi kavramlarımızı, deneyimlerimizi ve sorularımızı üniversiteye taşımak istedik. Akademinin bize bakmasıyla yetinmedik; biz de akademiye baktık.

“Gettolar değil, kentin tamamını istiyoruz”

1999’un sonbaharında Kültür Merkezi’ni kurduğumuzda bir derginin etrafında başlayan hikâyemiz kendisine yeni bir mekân bulmuştu. Kütüphanemizi kurduk, film gösterimleri yaptık, konserler düzenledik; konuştuk, tartıştık, ürettik. Ama kendi mekânlarımız da yetmedi. Çünkü kendimize birkaç güvenli oda yaratıp dünyanın geri kalanını olduğu gibi bırakmak istemiyorduk. “Gettolar değil, kentin tamamını istiyoruz” dedik.

2006’da ilk Uluslararası Homofobi Karşıtı Buluşma’yı düzenledik ve buluşma zamanla bizim en önemli karşılaşma alanlarımızdan birine dönüştü. 2006’da sosyal psikoloji, psikiyatri, medya, sanat ve yerel LGBTİ+ örgütlenmeleri; 2007’de alternatif medya; 2008’de feministler, öğrenciler, insan hakları savunucuları ve akademisyenler aynı zeminde buluştu. 2009’da Ankara’dan çıkarak İzmir’e, Eskişehir’e, Van’a, Diyarbakır’a, İstanbul’a ve başka şehirlere yayıldık. 2010’da Judith Butler’la kuir yoldaşlığını konuştuk. 2011’de Akademik Forum, Trans Forum, Lezbiyen ve Biseksüel Kadınlar Forumu ve Gökkuşağı Forumu aynı buluşmanın parçaları oldu. 2013’te “Küresel Ayrımcılığa Karşı Yerel İttifak” dedik, 2014’te Soma’yı konuştuk, 2016’da Annamarie Jagose’la kuir teoriyi tartıştık, 2017’de “Emeğin Queer Politikası” dedik.

Buluşma Ankara’da başlayan bir etkinlik olmaktan çıktı. 2014’te 37 ayrı şehirde homofobi karşıtı etkinlikler düzenlendi; 2015’te 28 şehirde 40 etkinlik yaptık. 2016’da yıl boyunca 35 şehirde 55 etkinlik düzenledik. Muş’tan Uşak’a, Iğdır’dan Manisa’ya, Adıyaman’dan Mardin’e, Maraş’tan Zonguldak’a, Erzurum’dan Bandırma’ya uzandık. Hatay’da, Adapazarı’nda, Aksaray’da, Edirne’de, Tekirdağ’da, Malatya’da, Eskişehir’de, İzmir’de, Mersin’de, Bodrum’da, Çanakkale’de, Adana’da, Samsun’da, Trabzon’da, Van’da, Denizli’de, Bursa’da buluştuk.

Ama biz Ankara’dan “taşraya” bir söz götürmedik. Gittiğimiz her yerde zaten kurulmuş hayatlarla karşılaştık, orada yaşayan lubunyalardan öğrendik ve kendi mücadelemizin merkezini yeniden düşünmek zorunda kaldık. Çünkü “kentin tamamını istiyoruz” derken sadece Ankara’yı kastetmiyorduk.

Sınırlara da itiraz ettik

2000’lerin sonunda LGBTİ+ mültecilerle doğrudan çalışmaya başladığımızda bu kez başka sınırlarla karşılaştık. Kayseri, Isparta ve Eskişehir’e gittik; Denizli’de LGBTİ+ mültecilerle dayanışma maçında buluştuk. LGBTİ+ mültecilerin yaşadıklarını dinledik, raporlaştırdık. Sosyal ve hukuki danışmanlıktan saha ziyaretlerine, kültürel etkinliklerden savunuculuğa uzanan bir alan oluşturduk; mülteci hakları örgütleriyle ve yerel dayanışma ağlarıyla ilişkiler kurduk.

Sınırlar, göç rejimleri, ırkçılık, yoksulluk, güvencesizlik, savaş ve LGBTİ+ düşmanlığı aynı hayatın içinde birbirine değiyordu. “Sınırlara inat birlikte mücadele” derken kastettiğimiz buydu.

Gezi’de birbirimizi yeniden bulduk

Sonra Gezi geldi. Parklarda başlayan hikâyemizin yıllar sonra yeniden bir parkta başka mücadelelerle kitlesel biçimde karşılaşması belki de tesadüf değildi. Ama Gezi bizi yaratmadı; Gezi’ye yaklaşık yirmi yıllık bir örgütlenme ve ittifak hafızasıyla geldik.

Orada LGBT Blok vardı; feministler, çevreciler, sosyalistler, anarşistler, taraftar grupları, mahalle örgütleri vardı. Yıllardır farklı alanlarda birbirine değen mücadeleler bu kez aynı parkta, aynı sokakta, aynı barikatta kitlesel biçimde karşılaştı. Birbirimizin sloganlarını öğrendik, birbirimizin bayraklarını tanıdık, birbirimizin yarasına baktık. 2013 Onur Yürüyüşü’nde Gezi’nin siyasal diliyle LGBTİ+ hareketinin yıllardır biriktirdiği sözler birbirine karıştı. Gezi bizim başlangıcımız değildi. Ama birbirimizi yeniden bulduğumuz büyük eşiklerden biriydi.

Mücadelemiz insanla da sınırlı kalmadı

Yıllar geçtikçe karşılaşmalarımız yeni alanlara açıldı. Ekoloji hareketiyle yollarımız kesişti; Gaia Dergi’yle doğayı ve “doğal” kabul edileni tartıştık, Hayvan Hakları Kurultayı’na katıldık, iklim adaletini konuştuk. Kuir politika ile türcülük, kent hakkı ve iklim krizi arasında bağlar kurmaya çalıştık. Çünkü dünyayı değiştirme arzumuz, dünyayı sadece kendimiz için yaşanabilir kılmak anlamına gelemezdi.

Depremlerde dayanışma ağları kurduk. Yeni felaketlerle karşılaştıkça eski bir bilgiyi yeniden hatırladık: Hayatta kalmak da dayanışmak da kolektifti.

32 yıl boyunca aslında hep aynı şeyi yaptık: Karşılaştık

Şimdi geriye baktığımızda düz bir çizgi değil, bir karşılaşmalar haritası görüyoruz. Parkları, ev toplantılarını, fotokopi makinelerini, gizlice kullanılan işyeri bilgisayarlarını, elden ele dolaşan dergileri görüyoruz. Pembe pankartımızı, 1 Mayıs alanını, 8 Martları, Newrozları, savaş karşıtı meydanları, TEKEL işçilerinin direnişini, Soma’yı, Eryaman davasının koridorlarını, üniversite amfilerini ve sendika salonlarını görüyoruz. Kültür Merkezi’ni, film gösterimlerini, konserleri, panelleri ve forumları; Gezi Parkı’nı, Hrant’ın ardından yürüyenleri, Cumartesi Anneleri/İnsanları’nı görüyoruz.

HIV aktivistlerini, feministleri, antimilitaristleri, işçileri ve sendikacıları, mültecileri, öğrencileri, akademisyenleri, gazetecileri, ekolojistleri, insan hakları savunucularını görüyoruz. Ve bütün bu fotoğrafların içinde kendimizi görüyoruz. Çünkü bizim 32 yıllık tarihimiz yalnızca bizim tarihimiz değil; birbirimizin tarihine karıştığımız bir tarih.

Bazen başka bir hareketin alanına misafir olduk, sonra o alana kendi sorumuzu taşıdık, ardından birlikte yeni bir alan kurduk. Bazen yan yana yürüdük, bazen birbirimize itiraz ettik. Bazen birbirimizi hayal kırıklığına uğrattık, bazen yollarımız ayrıldı ve sonra yeniden kesişti.

Biz hiçbir zaman kusursuz bir ittifaklar tarihi yaşamadık. Zaten dayanışmayı da böyle anlamadık. Dayanışma bizim için birbirimizi sürekli alkışlamak değildi; birbirimizi değiştirebilmekti. Bir hareketin diğerine “bu sizin meseleniz” demediği anlarda büyüdük.

Feminist hareketle, işçi hareketiyle, antimilitaristlerle, barış hareketiyle, insan hakları hareketiyle karşılaştığımızda değiştik. Öğrencilerle, mültecilerle, HIV aktivistleriyle, ekoloji hareketiyle karşılaştığımızda değiştik. Akademide, medyada, kültür sanatta, sokakta karşılaştığımız insanlarla değiştik.

Ama biz de geçtiğimiz yerlere sorular bıraktık: Peki ya eşcinsel işçiler? Peki ya trans kadınlar? Peki ya LGBTİ+ mülteciler? Peki ya lubunya öğrenciler? Peki ya savaşın ortasında kalan LGBTİ+’lar? Peki ya HIV’le yaşayanlar? Peki ya hapishanelerdeki lubunyalar? Peki ya şehirlerin merkezlerinden uzakta kendi hayatını kurmaya çalışanlar? Peki ya bütün hareketlerin içindeki heteroseksizm ve transfobi? Peki ya bizim hayatlarımız?

32 yıldır bu soruları sormaktan vazgeçmedik, bugün de vazgeçmiyoruz. Çünkü ilk sayımızı çıkarırken biriktirdiğimiz o “yazı, umut ve heyecan” bitmedi. İlk dergiyi çıkarmak için işi inada bindirenlerin inadı, “Daha çok insan var ulaşmamız gereken” diyenlerin çağrısı, “Gettolar değil, kentin tamamını istiyoruz” diyenlerin arzusu bitmedi. Bütün bir dünyayı değiştirme hayalinden de vazgeçmedik.

Şimdi sıra sizin tanıklığınızda! 32. yaşımızda kendi kendimize konuşmak istemiyoruz. Çünkü anlattığımız bu tarihin tek tanığı biz değiliz. Biz kendi tanıklığımızı anlatıyoruz; şimdi sizinkini duymak istiyoruz.

Bir 1 Mayıs kortejinde, bir 8 Mart gecesinde, bir Newroz’da, bir toplantı odasında, bir dayanışma çağrısında, bir dergi sayfasında yollarımız nerede kesişti? Bir savaş karşıtı eylemde, bir sendika salonunda, bir üniversite amfisinde, Gezi’de, bir mahkeme koridorunda, bir Feminist Forum’da, bir Homofobi Karşıtı Buluşma’da, bir insan hakları toplantısında mı? Bir şehirden başka bir şehre giderken, bir haberin peşinden koşarken ya da birbirimizin yanında durmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerden birinde mi?

Biz sizin mücadelenizde neye tanık olduk, siz bizimkinde ne gördünüz?

Bizi nerede değiştirdiniz, biz size hangi soruyu bıraktık? Hangi sözümüz sizde kaldı, sizin hangi sözünüz bugün hâlâ bizimle? Belki bizim hatırlamadığımız bir günü siz hatırlıyorsunuz. Belki bizim tarihimize bir fotoğrafın kenarından girdiniz. Belki bir pankartı birlikte taşıdık, aynı bildirinin altına imza attık, aynı polis barikatının önünde bekledik. Belki aynı salonda saatlerce tartıştık, birbirimize çok kızdık, birbirimizden öğrendik. Belki yıllar sonra dönüp baktığımızda küçücük sandığımız bir karşılaşmanın başka bir mücadeleye dönüştüğünü gördük.

Bugün ise bu 32 yıllık hikâyeyi, Kaos GL’nin yönetim ve denetim kurullarından yedi arkadaşımız tutukluyken anlatıyoruz. 12 Eylül’de başlayan “Ailem Güvende” operasyonlarında Kaos GL’nin ofisi ve arkadaşlarımızın evleri basıldı; yönetim ve denetim kurullarımızın üyeleri gözaltına alındı, dijital materyallere el konuldu, internet sitemiz ve sosyal medya hesaplarımız erişime engellendi. Yönetim ve denetim kurullarımızdan Nedime Erdoğan, Janset Kalan, Umut Derin ve Selin Berghan’ın da aralarında olduğu yedi arkadaşımız, “müstehcenlik” ve Dernekler Kanunu’na muhalefet suçlamalarıyla tutuklandı. Gazeteci Tuğba Tekerek de Kaos GL için yaptığı bir haber nedeniyle soruşturmaya dahil edilerek tutuklandı. Yıllar boyunca mahkeme koridorlarında, dayanışma eylemlerinde, hak ihlallerine karşı yapılan çağrılarda başkalarının yanında durduğumuz gibi, bugün de kendi tarihimizin başka bir eşiğindeyiz. Tam da bu yüzden tanıklıklarımızı birbirine eklemek, ortak hafızamızı birlikte kurmak bizim için bugün başka bir anlam taşıyor.

Biz birbirimizi bularak başladık. Birbirimizi buldukça çoğaldık, başka mücadelelerle karşılaştıkça değiştik; değiştikçe mücadelemiz de değişti. Ve bugün hâlâ biliyoruz ki özgürlük, birbirinden ayrı küçük adalar kurmak değil; birbirimizin kıyısına ulaşmanın yollarını bulmak.

Kaos GL Dergisi’nden Kültür Merkezi’ne, 1 Mayıs alanlarından 8 Martlara, Newrozlardan savaş karşıtı meydanlara, üniversitelerden sendika salonlarına, mahkeme koridorlarından Gezi’ye, Ankara’dan ülkenin dört bir yanına yollarımızın kesiştiği herkese selam olsun. Bizi değiştiren, dönüştüren bütün lubunyalara; bizimle yürüyenlere, bizimle tartışanlara, bizi eleştirenlere, kapısını açanlara, kapalı kapıları bizimle birlikte zorlayanlara selam olsun. Hayatlarımızı birbirinden ayırmaya çalışan sınırlara rağmen birbirini bulanlara selam olsun.

32 yıl önce birbirimizi bulduk. 32 yıldır birbirimizi bulmaya devam ediyoruz. Şimdi birbirimize yeniden soruyoruz: Biz sizin hikâyenizin neresindeydik? Siz bizim hikâyemizin neresindeydiniz? Gelin, 32 yıllık ortak hafızamızı birlikte anlatalım. Kaos GL ile yollarınızın nerede ve nasıl kesiştiğini, birlikte mücadele ettiğimiz anları ve hafızanızda kalanları web@kaosgl.org adresine gönderebilirsiniz.

Dostlukla, iyilikle ve tabii ki güllümle mücadele etmeye devam edelim!



Etiketler: insan hakları, kadın, medya, yaşam, heteroseksizm, trans, ikili cinsiyet sistemi, lgbti, eşcinsellik, lezbiyen, gey, biseksüel, interseks
İstihdam